

geçen yaşar abide mevzular dönmüştü. boş ve işsiz olduğuma göre bilimsel bir makale olarak hazırladım. bi halta yaramayacağını bildiğim halde yayınlıyorum buyrun bilgilenin:
günümüzde meşhur olan radikal tavır alma hadisesinin sonucudur. güncel sol ve o dili sahiplenen toplumun genel hatasıdır. en meşhuru israil mallarının protesto edilmesidir. bu uzam bir kere açıldığı zaman, hemen hemen her şeyi protesto etme gerekliliğine kadar uzatılır. en nihayetinde milli ekonomi içerisinde üretilmiş mal ve hizmetlerden yana tavır almamız... söylenir. ve fakat bunun da sorunlu bir yanı vardır. küresel sermaye dediğimiz şey her yerde etkindir. zaten bu yüzden "küresel"dir. yani ülkemizde üretim yapan şirketlerin sermayesini incelememiz gerekir. örneğin yabancı ortaklar varsa en nihayetinde onları da protesto etmemiz gerekir. ya da bu malların ham maddesi ya da üretim araçları da ithal olabilir. bu nedenle kendimiz dahil her şeyi protesto etmeye kadar gider. bu kompluculuk bir süre sonra doğru bile olsa insanın öznel tavrına yönelir. yani hedef şaşar.
bu imkansızlığın nedenine gelirsek marksist mal fetişizmi dediğimiz hadiseyle ilgilidir. insan bir malı neden satın alır sorusuyla başlayalım? burada lacancı üçlemeden yararlanmak gerekir:
1. gerçek (doğrudan fayda sağlamak için): bir otomobil satın alırım çünkü günlük hayatımı kolaylaştırır.
2. simgesel (sınıfsal statümü belirlediği için): bir audi satın alırım çünkü sınıfımı belli eder.
3. imgesel (doğrudan haz almak için): bir audi satın almak ve kullanmak bana aşırı haz verir.
mal ve hizmetlerden genellikle bu üçü sebebiyle ilişki kurarız. günümüzde ise 1. ve 2. nedenler pek önemsenmez. bir kazak alırken kazağın faydasından önce bana haz verip vermediğiyle ilgilenirim. ilk ikisi daha önemli olduğu halde daha sonra gelir. üstelik haz alma dürtüsü diğerlerinden daha farklı çalışır. mal bir nyerden sonra her şeyle ikame edilebilir. yani kazak yerine cep telefonu da koyabiliriz. önemli olan satın alma eyleminden alınan hazdır. satın alma eylemi, eylemin sonucu olmaktan çıkarak eylemin kendisi olur. ayrıca 1. ve kısmen 2. maddeler somut bir gerçeklik üzerine kuruludur. 3. sü ise tamamen soyuttur. bir yanılsama üzerine inşa edilir. fakat bu bilinçli protesto mantığı bu soyutluğu sadece dile getirmekle aşabileceğimizi söyler. halbuki sır biçimin kendisindedir. onun sır olmadığını söylemek yeterli değildir. "sır" biçiminin formülünü reddetmemiz gerekir.
yani bu haz dürtüsü bilinçdışından kaynaklanır. bilinçdışı insanın kontrol edebileceği bir alan değil. sorun da buradadır. "aslında öyle olmadığını biliyorum ama..." yine de dayanamaz yok yere satın alırız. doğrudan fayda ve statü ise öyle değildir. bu bilinçle alakalıdır. yapıp-etme eylemi kontrol edilebilir. fakat haz alma dürtüsü bilinçdışından seslenir. üstelik bugün reklamlarda böyledir. diş fırçasından, bisküviye satın almamız için öncelikli ayartma her zaman "çok zevk alacaksın!" şeklindedir. bu süperego emri bombardımanı sürekli tekrarlanır. tatmin olmak için tatmin olmak üzere bir bilinç istemesek dahi geliştiririz. bu noktada malların bilinçli bir aydınlanmışlıkla protesto edilmesi imkansızdır. gerçek bir protesto mantığı bilinçli reddi dahi yok sayar. çünkü bilinçli bir red "almayacağım, yapmayacağım, etmeyeceğim!!!" şeklinde başlar fakat benlik bir süre sonra bu reddi olumlar ve süper ego emrine uyulmamasından dolayı tatminsizlik başlar."...tamam pes ediyorum hem nolacak ki" şeklinde vicdanı bir dümen çevirir. gerçek bir protesto sıradanlığın ya da ihtiyaçsızlığın temelsizliğini, soyutluğunu önermez. onu tümden yoksayar. ayföna ihtiyacımız olmadığını zaten biliriz. bu ihtiyacın gerçekliğini sorgulasak yine ikna oluruz. onun sihirli bir yanı olmadığını da biliriz. fakat bu ikna etmeye yeterli olmaz. "aslında öyle olmadığını biliyorum ama..." mesele bu gerçekliğin ya da malların bilinçli bir reddi her zaman kapsamasıdır. asıl gerçek protesto mantığı dedelerimizin ayfön ihtiyacıdır. dedem için ayfönun gerekliliği ya da gereksizliği gibi bir suni tartışma durumu zaten yoktur. gerçek protestocu dedemdir.
çünkü en baştaki ayartma bilinçdışıdır. tıpkı aşk gibi. herkese sorsak az buçuk ideal eşini tanımlar ama aşık olduğu kişileri sıralasak alakası olmayabilir ve muhtemelen o ideal eşi sunsak bir süre sonra kaygı ve red başlar. zira o fantazidir ve hep öyle kalmalıdır. yani kendimizi birinin özelliklerine bakarak aşık edemeyiz. kendimizi aşık olmuş vaziyette "buluruz". aşık olduğumuz için bütün o hareketler ya da dış görünüş bize güzel gelir. dolayısıyla tatsız sonlardaki teselliler anlamsızdır. onu unutmanın ya da vazgeçmenin bilinçli bir reddediş yolu yoktur. aşık olurken de yoktur, aşık olmadığımızda da yoktur. kendimizi onu unutmuş buluruz. yani o kızı unut demekle iş hallolmaz. çünkü bilinçdışında gelişen bir hadisedir. bilmem anlatabildim mi.
okuma bittikten sonra dinlenilmesi tavsiye edilen eser: unut onu gönlüm sevmedin farzet
klişe olacak ama örneğin dövüş klübü'ndeki hadise de böyledir. doğrudan protesto etmenin imkansızlığı nedeniyle bilinçdışı patlar. yani bütün o işleri bilinçle yapamaz. zaten bunu farkettiği anda kaygı başlar ve kafasını uçurmaya kadar gider.
benlik böyle de pis bir şeydir. fakat bu yıkıcı eylemlerin olumluluğundan söz edemeyiz zira bunlar gerçek birer eylem değildir. bilinçdışı patlamalardır. bütün o şiddet aslında kendi benliğine dönüktür. istemsiz kendine vuran el gibi.